Başlangıçlar için bir rehber

İnsan nasıl ki eyleminin sonuçlarını soyutlayıp öngörebilir, aynı şekilde kendi yaşama biçimini ve rejimini kendisinin belirleyebilmesi için kendi kaderini kendisi çizebilir.
Bunun tanımı kuşkusuz doğrudan politik eylemdir ve politika ile programa ihtiyaç duyar.
Politik program dünyayı değiştirmenin soyutlanmasıdır.

Politik program dünyayı değiştirmenin soyutlanmasıdır.


Dünyayı değiştirmek isteyenlerin elinde felsefi doğrular, bilimsel kesinlikler ya da Tanrısal buyruklardan oluşan hazır reçeteler değil bu değiştirme cüreti ve ediminden süzülmüş bilgiler ve soyutlamalar olabilir.

Bunun bir ayağı tarihseldir ve kendinden öncekilerin deneyim ve derslerlerini içermek zorundadır ancak tam da bu yüzden tarih yazımı ve aktarımının değil geçmişin sahiplenilmesidir. Diğer ayağı geleceğe uzanacak yolun soyutlanmasını ve değiştirme mücadelesinde atılacak adımlarının kurgulanmasını kapsar. Kuşkusuz bu, ayakların adımlara dönüşmesi, izlenecek yolun ta kendisidir; bir izlence yani programdır.

Hiç bir program sabit, katı, mutlak değildir, izlenen mücadelenin her adım ve anında sınanmaktadır. Dünyayı değiştirmeye kalkışanlar kendilerini değiştirmekten geri duramazlar.

Program da dünyayı değiştirme ediminin her anında sınandığı gibi her atılacak her adımda da yeniden güncellenmek zorundadır.

Güvencesiz çalışmadan küresel ısınmaya, yeşil alanların rant alanlarına dönüştürülmesinden işçilerin işleri başında kitlesel ölümlerine, sınır ötesi operasyon ve savaşlardan Kahire, Hong Kong, Ferguson, Mexico City, Nantes ayaklanmalarına yaşantımızı, mahallemizi, ülkemizi, gezegenimizi doğrudan etkileyen her konuda “Bir şeyler yapmalı!” feryadı giderek hepimizin ortak tepkisi haline dönüşüyor.

Politik bilincin bir adım ötesi ise çok eskiden dillendirilmiş bir soruda ifade ediliyor: “Ne yapmalı?”

Çok uzun süredir de bu soruya bir “politik program” ile yanıt verilmekte.

Gezi, bir şeyler yapmanın yanıtıyken, Gezi’de olmayan tek şey bir program değil miydi?

Günümüz Programı Dördüncü Enternasyonal’in programı olan ve daha çok Geçiş Programı olarak bilinen metnin Nahuel Moreno tarafından güncellenmesini içeriyor.

Türkçe baskıya yazılan önsöz ve yeni dünya durumu bağlamında değerlendirme ise Berlin Duvarı’nın yıkılmasından Arap Devrimlerine kadar yaşananların “Geçiş Programı’nın Güncellenmesi”nin ölçütleri ve öngörüleriyle uyum içinde olduğunu ve politik savlarının tarihin sınavından geçtiğini belirlerken, gerillacılıktan Chavezciliğe kadar politik sapmaların eleştirisi eşliğinde “Güncellenme”nin günümüze aktarımını hem gerçekleştiriyor hem de sahipleniyor.

Bugün yapılacak başlangıçlar için bir “günümüz programı” ya da yeni başlayanlar için ne yapılacağının, nasıl edileceğinin rehberi!

Satın almak için:
padora logokitapvitrini2ky_header_logo




Bu sayıda

"2000 yılından sonra herkesin haftada yalnızca 30 saat çalışacağı tahminlerini okumaya alışmıştık. Fakat 2000 yılına yaklaştığımızda yarımızın haftada 60 saat çalışması, diğer yarımızın ise işsiz kalması daha büyük bir olasılık olarak görünüyor."

William Bridges, "The end of the job", Fortune, 19 Eylül 1994

1914 yılının ortalarında, "Marksizmin Papası" olarak anılan Karl Kautsky emperyalizm üzerine bir makale kaleme alır. Kautsky bu makalede, gerçek burjuvazi olarak adlandırdığı sanayi burjuvazisinin emperyalizmden ve yayılmacılıktan hiçbir çıkarı olmadığını, bütün bu şeytanlıkların mali sermayedarların başının altından çıktığını söyleyerek şöyle yazar:

Aklı başında her kapitalist, sınıf kardeşlerine şöyle seslenmelidir: Bütün ülkelerin kapitalistleri, birleşin! (...) Salt ekonomik açıdan bakıldığında kapitalizmin yeni bir aşamaya, tröst yöntemlerinin uluslararası siyasete taşındığı bir aşamaya, bir tür süper-emperyalizme geçmesi mümkündür.

"Süper emperyalizmin" savaşları olanaksız kıldığını iddia eden ve Die Neue Zeit için yazılan bu makale, Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcının ertesi gününde yayınlandı. Yeni yüzyılın ilk seneleri geçerken, Kautsky'nin öngörüsüzlüğünden ve 20. yüzyılın derslerinden öğrenmek noktasında yetersiz kalındığı aşikar. Zira bugün hâla -ve belki de daha da yüksek bir perdeden- "emperyalizm üstü", "ulus ötesi", "yeni imparatorluk tarzı" bir uluslararası ekonomi sisteminin var olduğu konusunda iddialı sesler yükselmekte

Kapitalist üretim tarzı, 1914'ten bu yana tarihsel bir çöküş evresinin içerisinde. Bu sistemin yarattığı üretici güçler ise, üretimin kapitalist karakterine, emperyalizme ve ulus-devletlere dönemsel olarak başkaldırmakta. Günümüzün karakterine dair yapılan "emperyalizm-üstü" ve benzeri tanımlamalar, önünde sonunda, işte bu temel çelişkinin üzerine kuramsal bir maske geçirmek noktasında ortaklaşmaktadırlar. Bunun anlamı, Lenin'in emperyalizm teorisinin sadece siyasi yönünü değil ama arkasını yasladığı sosyoekonomik tahlilleri de çarpıtması ve olumsuz anlamıyla revize etmesidir.

"Emperyalizm ve Türkiye" konulu dosyamızın ikinci bölümünde ve 12. sayımızda, bu revizyonun farklı konulardaki yansımasını ele aldık. Özellikle yeni bir emperyal sistemin kapıda olup olmadığı, Türkiye'nin uluslararası konumu, Rusya'nın Ukrayna, Kırım ve Suriye politikaları üzerinden yaşanan kafa ve kavram karışıklığı, "alt emperyalist" ve "yarı sömürge" ifadelerinin yeryüzüne indirilememesi gibi meselelerde var olan teorik-politik boşluk, 12. sayımızın bu başlıkla çıkmasına sebebiyet verdi diyebiliriz.

Umarız Türkiye ve emperyalizm ilişkileri, yarı sömürge kavramının anlamları, son dönem dünya politikaları, "gelişmekte olan ülkelerin" ekonomi politiği ve finans kapitalin kronik yönetim krizleri üzerine doyurucu bir çalışma hazırlayabilmişizdir. Mesafe'nin bu sayıda çizdiği teorik-politik çerçevenin, bu konularda anlamlı bir yol alınmasında yardımcı olabileceğini ümit ediyoruz.

Dosyanın ilk bölümünde “Türkiye ‘alt emperyalist’ mi?” sorusunu, kavramın ekonomik temelleri çerçevesinde ele alan Muhittin Karkın, bu sayıda Türkiye’nin emperyalist dünya sistemi içerisindeki yerini ülkenin dış politikasındaki tarihsel evrimini inceleyerek değerlendiriyor. Türkiye'nin "alt emperyalist" bir konuma sahip olduğunu Türkiye kapitalizminin gelişmişlik düzeyini örnek vererek açıklamaya çalışan iddiaları dosyamızın ilk bölümünde cevaplayan Karkın, bu yazısında da erken bir tarihten 20. yüzyıl ortalarına gelene dek Türkiye'nin diplomatik bağlamda bağımlı olduğu ilişkiler ağına ışık tutuyor. 12 Eylül darbesi ve ardından AKP iktidarıyla açılan yeni dönemin dış politika tercihleri ise Karkın'ın yazısının ikinci bölümünde, bir sonraki sayımızda yayınlanacak.

Hakkı Yükselen, dosyanın ilk bölümünde “küçük burjuva solculuğunun antiemperyalizm politikalarını” eleştirdiği yazısının ardından, bu sayıda yarı sömürge kavramını odağa alarak günümüz emperyalist düzeni içerisinde, ülkeler arasındaki ilişkileri, zengin örneklerle, kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutuyor. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından çeşitlenen emperyalizm teorileri, ister istemez yarı sömürge teorilerini de etkilemişken (Üçüncü Dünyacılık gibi), Yükselen bu yazısında "yarı sömürge" kavramının günümüzdeki anlamlarını, 20. yüzyılın örnekleriyle karşılaştırarak inceliyor. 20. yüzyılın başlarında var olan Türkiye, İran, Çin, Rusya gibi ülkelerin, bugünkü hallerinden nasıl ayrıldıklarını ve yapısal olarak hangi özelliklerin korunduğunu aktarıyor.

Ömer Sevi “Emperyalizmin Son Dönem Dünya Politikaları” başlıklı makalesinde, 1970’lerden günümüze ABD’yi odağa olarak, emperyalizmin değişen dünya politikalarını inceliyor. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından günümüze dek emperyalizmin ekonomik, politik ve askeri alanlarda ne gibi güç değişikliklerine uğradığına ve bu tercihlerin hangi bağlamda nasıl değiştiğine odaklanan yazı ABD, AB ve Japonya üçlüsü arasında yaşanan gerilimleri de işliyor.

Dosya dışı kısımda ise, Murat Yakın, Ukrayna’da gerçekleşen halk ayaklanmasını, ABD, AB ve Rusya’nın müdahalesini, iç savaş sürecinin dinamiklerini ve dünya solunun Ukrayna’daki gelişmeler karşısında aldığı tutumları değerlendiriyor. Ukrayna'nın doğusu için "kendi kaderini tayin hakkı" talebinin siyasal anlamları ve Donetsk Halk Cumhuriyeti'nin sınıf karakteri üzerine incelemeler barındıran yazı, aynı zamanda "Ukrayna sorunu" üzerine 1917'de izlenen Bolşevik Parti çizgisi ile bugün izlenen çözüm arayışları arasındaki uçuruma dikkat çekiyor.

Bu sayıda ayrıca, Suriye Devrimci Sol Akımı’nın liderlerinden Ghayath Naïsse’nin, IŞİD üzerine yazdığı “Karşıdevrim ve ‘İslam Devleti’ Örgütü” makalesinin çevirisine yer veriyoruz. Naïsse yazı boyunca IŞİD'in toplumsal, ekonomik ve siyasal kökenlerinin, nasıl ortaya çıkıp güçlendiğinin açıklamasını verirken, IŞİD ile emperyalizm ve Esad diktatörlüğü arasındaki ilişkileri de ele alıyor.

Son olarak 1 Kasım seçimleri yaklaşırken, Oktay Benol, 7 Haziran seçim sonuçlarını, “7 Haziran: Gerçekler ve Yalanlar, Sonuçlar ve Olasılıklar” adlı makalesinde ele alıyor. Benol, 7 Haziran sonrası Türkiye'nin bir fotoğrafını çekerek, rejimin AKP eliyle daha baskıcı bir yapıya dönüştürülmesi çabalarını, bu çabaların içerisinde Başkanlık hedefinin anlamlarını ve bu tabloda HDP'nin yerini anlatıyor.

Bir sonraki sayımızda, farklı bir dosya konusuyla tartışmayı bıraktığımız yerden ilerletmek dileğiyle...





Enternasyonal: Acil Bir Zorunluluk

Muhittin Karkın

Bundan dört yıl önce, Mesafe’nin “Enternasyonal” dosya başlıklı 6. sayısında, “... Enternasyonal’in inşasını da devrimci Marksist akımların ulusal ya da uluslararası ölçekteki birleşmeleri olmadan düşünmek olanaklı değildir. İşçi ve emekçi kitlelerin mücadelelerine sunulacak devrimci program ve onun bu mücadeleler içine taşınması yöntemi çevresinde kurulacak eylem birlikleri ve devrimci birleşik cepheler, önümüzdeki dönemde yeni bir önem kazanacak ve hatta yeni biçimler alabilecektir” diye yazmıştık. Bu öngörümüz, kapitalizmin uluslararası krizi koşullarında yükselen sınıf seferberliklerinin sadece genel olarak Sol harekette değil devrimci Marksist kampta da yeniden örgütlenme süreçleri yaratacağı varsayımına dayanıyordu. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (UIT-CI) 2014’ün Ağustos ayında gerçekleştirdiği Birlik Kongresi, sözünü ettiğimiz sürecin belki şimdilik mütevazi ama belirgin bir örneğini oluşturdu. UIT-CI’nin temsil ettiği uluslararası Morenist akım, Türkiye’den İşçi Demokrasisi Parti Girişimi, İspanya’dan Enternasyonalist Mücadele (LI) ve Meksika’dan Sosyalist İşçi Partisi (POS) ile birleşerek IV. Enternasyonal’in inşasında yeni bir adım attı.

Bu birleşme kuşkusuz sadece bir kongre düzenlemesinin ürünü olmadı. Devrimci Marksizmin Leninist-Troçkist parti inşası stratejisi sınıf mücadelelerine müdahale yöntemine dayanıyordu ve birleşen taraflar belirli bir süreden beri bu yöntemi ortak olarak uygulamaya başlamışlardı. Enternasyonalist örgütler olarak bu partilerin dünya ölçeğinde gelişmekte olan önemli kitle mücadeleleri karşısında (Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki devrimci süreçler, Ukrayna’daki kitlesel kalkışmalar, Avrupa ölçeğinde yaşanan seferberlikler, Latin Amerika’da gelişen işçi, emekçi ve öğrenci mücadeleleri, vb) aldıkları politik tutumlar ve oradan hareketle buralardaki parti ve Enternasyonal inşası çalışmaları, birlikte hareket zeminlerini yarattı ve nihayet bir üst düzeyde örgütsel biçim kazanmasını olanaklı kıldı. Tarafların sekterlikten uzak tutumları, belirli teorik-politik ayrılıkları samimiyetle ve her zaman IV. Enternasyonal’in geliştirilmesine hizmet anlayışıyla ele almaları, birlği olanaklı kılan öznel koşulları oluşturdu.

Yöntemimiz

Bu birleşmenin önemi, sadece IV. Enternasyonal’in yeniden inşasında yeni bir adım olmasında değil, ama aynı zamanda dünya ölçeğinde yükselmekte olan sınıf mücadelelerinin itki gücüne işaret etmesinde yatıyor. Sol akımlar genellikle kitle mücadelelerinin durgunluk dönemlerinde kendi dar çevrelerinde propaganda yapma siperine çekilirken, seferberliklerin güçlendiği aşamalarda işçi-emekçi yığınlarıyla birleşmenin olanağını yakalarlar. Bu da, o mücadelelerin hedefleri ve şiarları çevresinde örgütlü öncü kesimleri bir araya çekme enerjisini yaratır. Nitekim UIT-CI çevresindeki birleşmenin dinamiğini de özellikle dünya kapitalizminin 2007’den itibaren girdiği derin yapısal kriz karşısında patlak veren işçi-emekçi seferberlikleri ile 2010’da Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde başlayan devrim süreçleri oluşturmuştur.

Bu tip gelişmeler kuşkusuz sadece birleşme değil, ama aynı zamanda programatik ve politik düzlemlerde ciddi ayrılıkların da zeminini yaratabiliyor. Devrimci Marksistler olarak bunun en açık örneklerini Arap devrimleri, özellikle de Suriye devrimi sürecinde yaşadık ve yaşıyoruz. Pek çok Stalinist kökenli, ulusalcı ve XXI. Yüzyıl Sosyalizmi taraftarı örgüt ve akım, Tunus, Mısır, Libya ve Suriye’deki Bonapartist diktatörlüklere karşı gelişen demokratik devrimleri ABD emperyalizminin bir oyunu ya da provakasyonu olarak değerlendirerek iktidardaki karşıdevrimci rejimlerin yanında saf tuttular. Devrimci Marksist akımlar ise, demokratik kazanımların ancak devrimlerin süreklilik kazanması ve işçi-emekçi hükümetlerinin kurulabilmesi halinde olanaklı olacağını belirtmekle birlikte, diktatörlüklere karşı ayaklanan kitlelerin yanında yer aldılar ve bu ülkelerde enternasyonalist devrimci partilerin inşası için seferber oldular. Burada söz konusu olan elbette basit politik ayrılıklar değil, mücadelenin karşıt cephelerinde konumlanmaktı.

Bu satırların yazıldığı sırada 45. gününe girmiş olan Kobane direnişine ilişkin alınan tutumlar da kendini devrimci ya da sosyalist diye tanımlayan akımlar ve örgütler arasındaki birlik ya da ayrılık eğilimlerinin çok daha net hatlar kazanmasına neden oldu. Kürt ulusunun ayrılma hakkı dâhil olmak üzere kendi kaderini tayin hakkını tanımak istemeyen, üstelik bunu bir yandan “Türkiye’nin birliği” ve öte yandan sosyalizm adına savunan kanatları, birbirlerine “Birleşik Muhalefet Hareketi” çatısı altında yakınlaşmanın olanağını elde ettiler. Bu ortak cephenin temelini Esad’ın diktatörlük rejimini destekleyen ulusalcılık karakteri oluşturuyordu; öne çıkarmaya çalıştıkları sav ise, Kobane’ye yönelik ABD askeri yardımının ve peşmerge takviyesinin, Kürt ulusal hareketinin emperyalizmle işbirliğinin göstergesi olmasıydı. Devrimci Marksitlerin tutumu ise, önderliklerine ilişkin tüm eleştirilerimizden bağımsız olarak Kürt halkının Suriye ve Türkiye’deki rejimler karşısındaki ulusal mücadelesini ve İslamcı faşist çeteler karşısındaki kahramanca direnişini desteklemek, bu doğrultuda uluslararası kampanyalarla tüm devletleri Kürt direnişçilere askeri yardım yapma doğrultusunda zorlamak oldu.

Bu örnekler Türkiye’de bizleri doğrudan etkileyen mücadelelere ilişkin. Ama uluslararası alanda gelişen ve dünya Solunda yeniden kümeleşmelere yol açan yeni gelişmeler de var. Bunlar sadece ilgili ülkelerdeki parti çalışmalarımızı değil, Enternasyonal’in inşası girişimlerini de doğrudan etkilemekte. Örneğin, Yunanistan’daki kitlesel seferberlikler ve bunların içinde Syriza’nın (Radikal Sol Koalisyon) rolü; İspanya’da ekonomik krizle birlikte patlak veren 15M (15 Mart) Öfkeliler Hareketi ve bugün bu seferberliklerin mirasına sahip çıkarak iktidar olma hevesine kapılmış olan Podemos (Yapabiliriz) oluşumunun niteliği, dünya Solunda yeni çatlaklar ve/veya kümeleşmeler yaratan olgular. Syriza, bir yandan programını ve söylemini sistematik olarak sağa doğru çekerken, bir yandan da sadece reformist akımları değil ama kendini devrimci sosyalist addeden grupları ve partileri de kendi bünyesinde toplayabilmekte. Aynı durum Podemos için de geçerli; Internet oylamalarına dayalı bir iç örgütlenme ağı kuran, programını ise “ne Sağ ne Sol, yurttaş çizgisi” ekseninde kuran “gerçek demokrasi” şiarlı bu hareket, bugün anketlerde Sosyalist Parti’nin (PSOE) ve Sol Birlik’in (IU) çok önünde destek alarak bir buçuk yıl sonraki genel seçimlerde hükümete yükselmenin hazırlığını yapmakta. Ve bu özellikleriyle de pek çok reformist ve radikal akımı ve hatta kendini devrimci Marksist olarak tanımlayan bazı oluşumları da etkileyebilmekte, onları (elbette örgütler olarak değil) bireyler halinde kendi içine çekip eritebilmekte.

Bunların hiçbiri basitçe “ulusal” olgular değil. Hemen hepsi dünya ölçeğindeki sınıf mücadeleleri içinde gelişmekte olan ortak dinamiklerle ilgili. Bir ülkedeki sınıf deneyimleri kısa sürede bölgedeki diğer ülkelere doğru yayılıyor, özellikle öncü kesimleri politik olarak etkileyebiliyor. Dünya partisinin inşasında bu olguların değerlendirilmesi, politik-programatik tutumların alınması ve bu doğrultuda öncü kesimlere ve seferberlik halindeki kitlelere yönelinmesi/hitap edilmesi önem kazanıyor. Örneğin, Rojava konusunda Şili’de gerçekleştirilen destek kampanyaları, sadece Şili hükümeti üzerinde basınç yapma amacını taşımıyor, ama esas olarak Şilili emekçi yığınların emperyalizmin Ortadoğu ve dünya politikaları, Kürt ulusal sorunu ve Ortadoğu devrimci süreci konularında aydınlatılması işlevini üstleniyor. Proletaryanın ve öncüsünün enternasyonalist eğitimine katkıda bulunuyor.

Dolayısıyla Enternasyonal’i inşa yöntemimiz, dünya olayları karşısında sadece teorik-politik analizle ve tutum almayla, bunların propagandasıyla sınırlı değil. Önemli olan, oradan hareketle belirlenen taleplerle ve sloganlarla kitle mücadelelerine katılmak, işçi-emekçi yığınların bilincini enternasyonalist zeminde etkilemek, uluslararası kampanyalara örgütlü biçimler kazandırmaktır. Bizlerin dünya Solu içindeki çeşitli akımlarla aramıza kırmızı çizgiler çizebilmemizi olanaklı kılan, ama aynı zamanda Enternasyonal’in inşasına yönelik olarak başka devrimci Marksist akımlarla yakınlaşmamızı sağlayan bu yöntemdir. UIT-CI bünyesinde gerçekleşen birlik de bunun sonucudur.

Neden Enternasyonal?

“Sol tüm dünyada sadece beş kişi kalmış olsa bile, bunların görevi bir ya da birkaç ulusal örgütle birlikte bir uluslararası örgüt inşa etmek olurdu.” Troçki’nin bu sözleri devrimci Marksizmin devrim ve sosyalizm anlayışının öz ifadesidir. Usta, “Devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada sürer ve dünya arenasında tamamlanır” der. Dünya arenasında tamamlanacak olan, sosyalist devrimdir. Bu gerçek, sosyalizmin tek bir ülkenin dar sınırları içinde değil ama ancak dünya ölçeğinde kurulabilecek olmasından kaynaklanır. Sosyalizm ya enternasyonaldir ya da olanaklı değildir. Dolayısıyla proletarya bir ülkenin sınırları içinde başlayabilecek bir devrimi sosyalizme doğru ilerletebilmek için uluslararası arenaya taşımak durumundadır. Bu anlamda ulusal sınırlar içindeki işçi sınıfı, sadece sınıf özellikleri bakımından nesnel olarak dünya proletaryasının bir parçası olmakla kalmaz, ama aynı zamanda öznel olarak dünya emekçi yığınlarının öncüsü işlevini üstlenir. Bu öznelliğin somut ifadesi, onun dünya partisidir. Marx ve Engels’in daha başından itibaren inşa etmeye giriştikleri uluslararası işçi birliğidir, yani Enternasyonal’dir: Proleter devrimin dünya partisidir.

Bu ifadeler bazılarına pratik yaşamda karşılıkları bulunmayan teorik soyutlamalar olarak gelebilir. Oysa tarih her aşamada bu belirlemelerin ne denli doğru, yakıcı ve acil olduğunu tekrar ve tekrar kanıtlıyor. Güçlü bir Enternasyonal çerçevesinde örgütlenmemiş olan işçi önderlikleri kendi ulusal burjuvazilerinin ve diğer yabancı sınıf baskılarının etkisinde kalıyorlar, ülkelerinde ayaklanmış olan işçi ve emekçi yığınlara bağımsız ve sosyalist devrimci bir seçenek sunmaktan uzaklaşarak “ulusal uzlaşma” çizgisine doğru çekiliyorlar. “Ulusal sosyalist” politikalar sonuçta demokratik gericiliğe ya yedekleniyor ya da onun karşısında yenik düşüyor. Bu tip gelişmelerin en son örneklerini Batı dünyasında ekonomik kriz karşıtı ayaklanmalarda ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimleri sürecinde yaşadık ve yaşıyoruz.

2008’de ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde önce borsa sarsıntıları olarak patlak veren ekonomik kriz gerçekte kapitalizmin yapısal aşırı üretim krizinin bir yansımasıydı. Krizin “doğal sonuçları” olan yaygın işsizlik ve hızlı yoksullaşmanın durdurulabilmesi ise, üretim ilişkilerinde köklü bir dönüşümü gerektiriyordu: bankaların ve büyük üretim araçlarının kamusallaştırılması ve işçi-emekçi yığınların yararına merkezi bir ekonomi planlamasının yürürlüğe konması. Tabii bu, tek tek ülkelerin Avrupa Birliği’nden ve Avro para sisteminden çıkmasını ya da daha iyisinden AB’nin bir bütün olarak dağılmasını; dış borç ödemelerinin durdurulmasını; ülkeler arasındaki zorunlu dış ticaretin devlet denetimine alınmasını gerektiriyordu. Oysa o güne değin işçi ve emekçilerin desteğiyle varlıklarını sürdürmüş olan politik partilerin ve büyük sendikaların kriz karşısındaki yanıtı, sorunlara kendi ulusal sınırları içinde ve kapitalizm çerçevesinde çözümler aramak oldu. Sonuçta, kriz tüm sarsıntılarıyla sürdü ve çalışan yığınların sırtına bir felaket gibi çöktü. Milyonlarca emekçi işsiz ve barınaksız kaldı, sefalete sürüklendi ve hâlâ öyle olmaya da devam ediyor.

Sol, sosyalist ve/veya işçi-emekçi partilerinin kendi ulusal sınırları içindeki burjuvazinin planlarının içine çekilmelerinin, hatta o planların bir parçası haline dönüşmelerinin nedeni, basitçe o parti ya da sendika önderliklerinin aldıkları reformist eğitim ya da politik acizlikleri değil. Daha önemlisi, bu olgu, ne kadar “sol” veya “devrimci” görünürse görünsün, programlarının ulusal çözümler önermenin ötesine geçememesinden kaynaklanıyor. Atacakları her cüretkâr radikal adım, yalnızca kendi patronlarının ve bankerlerinin değil, ama aynı zamanda uluslararası burjuvazinin ve emperyalizmin şiddetli saldırılarıyla karşılaşıyor ve önderlikler varlıklarını kurtarmanın yolunu “ılımlı söylemlere” kaydırmakta arıyorlar, kapitalizmden o kadar da vahşi olmamasını dileyen sözcüler haline geliyorlar. Oysa bu dünyada “güler yüzlü kapitalizme” yer yok, zira burjuvazi kâr oranlarını koruyabilmek ve artırabilmek için (zira artırılamayan kâr oranlarını korumak da olanaklı değil) kendi içinde vahşi bir savaş veriyor ve bu savaşın tüm yükü işçi ve emekçi yığınların sırtına yıkılmış durumda.

Radikal söylemden hızla ulusal reformist programa kayışın en son ve belirgin örneklerinden biri Yunanistan’daki Syriza. 2012 Mayısı’ndaki genel seçimlerde %27 oranında oy toplayarak (72 milleyvekili) işçi ve emekçi kesimler ile yurt içi ve dışı Sol harekette büyük umutlar yaratan bu oluşum başlangıçta Troika’nın (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu -IMF-) Yunanistan’a dayattığı ekonomik politikaları reddediyor, Avrupa Birliği’nden ve Avro’dan çıkılmasını öngörüyor ve temel olarak antikapitalist bir program savunuyordu. Örgütün seçimlerden güçlenerek çıkması ve iktidar olma olasılığının belirmesi, ulusal ve uluslararası burjuvazinin onun üzerindeki baskılarını artırmasına neden oldu ve sonuçta aynı yılın Kasım ayında düzenlenen parti konferansında örgütün kendini “inandırıcı ve sorumlu” çizgiye çekme evrimi başladı. Örgüt yöneticileri açıklamalarında, iktidara geldiklerinde “tek yanlı kararlar” almayacaklarını, bunları AB ve IMF yetkilileriyle uzlaşarak belirleyeceklerini duyurur oldular. Ertesi yılın Haziran ayında düzenlenen parti kongresinde ise, özelleştirmelere karşı çıkılmaya devam edilmekle birlikte, sanayinin kamulaştırılması, bankaların millileştirilmesi ve d¡ş borçların ödenmemesi gibi temel antikapitalist taleplere programda yer verilmedi. Bu yolla Syriza’nın “gerçekçi ve ılımlı” bir zemine oturtulduğu duyuruldu. Ulusal sosyalizm anlayışı böylece daha iktidar olmadan reformist karakterini açığa vurmuş oldu. Üç yıl içinde yirmiyi aşkın genel grev gerçekleştirmiş olan ve sürekli bir seferberlik halinde bulunan, ama şimdi reformist bir program çerçevesinde kendi ulusal sınırları içine hapsedilen Yunanistan emekçi yığınları sonuçta yavaş yavaş geri çekilmeye ve bir sonraki seçimleri beklemeye koyuldu.

Farklı bir gerçeklik içinde seyreden, ama ulusalcı sol anlayışın tüm özelliklerini taşıyan bir başka örnek ise, Arap devrimleri sürecinin belki de en ileri karakolu olan Tunus’taki Halk Cephesi oldu. Ocak 2011 devriminin ardından bir dizi radikal sol akımın oluşturduğu Halk Cephesi, Türkiye’deki AKP benzeri neoliberal politikalar izleyen İslamcı Ennahda iktidarına karşı kitle mücadelelerinin 2013 sonlarında hükükümeti devirme noktasına ulaştığı bir anda, “Ulusal Diyaloga” katılmayı tercih etti. Ulusal Diyalog, esas olarak ülkedeki işçi-emekçi seferberliklerini durudurmaya yönelik olarak uluslararası burjuvazi (başta AB) ile Tunuslu kapitalistlerin baskısıyla ve UGTT sendika bürokrasisinin aracılığıyla geliştirilen bir “ulusal barış” formülüydü. Görünürde, İslamcı akım ile Nida Tunus (Tunus’un Çağırısı) partisinde toplanmış olan ve eski rejim artıklarından oluşan “laik” kesim arasında, devlet organlarının denetimine ilişkin süregiden çekişmeye son verilmesini amaçlıyordu. Temmuz 2013’te Mısır’da ordunun gerçekleştirdiği darbe “diyalog” formülünün güçlenmesini olanaklı kılmış ve Ennahda’yı iktidardan çekilmeye ikna ederken “laik” akımın da İslamcıların etkisiyle oluşturulan Anayasa taslağını kabul etrmesini sağlamıştı. Halk Cephesi ise daha başından itibaren ülke politikasını belirleyen İslamcı-laik çekişmesinin basıncı altında kalmış ve bu ikilemin dışına çıkarak kitle mücadelelerine devrimci sosyalist bir programla önderlik etme gücüne ulaşamamıştı. Oysa kitleler İslami egemenlik ya da eski rejimin geri getirilmesi için değil, iş, ekmek ve özgürlük talepleriyle seferber olmuş durumdaydılar. Halk Cephesi’nin “aşamalı ulusal devrim” çizgisi ise “önce demokratik devrimi” öngörüyordu. Buna göre de ulusal diyalog bu “demokratik aşamanın” gerçekleşmesine yönelik bir adım oluşturacaktı. Sonuçta “diyalog” sayesinde kitle mücadeleleri durduruldu, kitleler geri çekildi ve Tunus kapitalizmi ve tabii uluslararası kapitalizmin bu ülke içindeki yatırımları ve planları kurtarılmış oldu. Halk Cephesi, ulusal sosyalizm anlayışının -kendisi öyle istemese de- burjuva rejimin kurtarılmasına nasıl hizmet edebildiğini gösteren bir örnek oluşturuyor.

Bu tip ulusal sol ya da sosyalizm örneklerine Uzak Asya’dan Ortadoğu’ya, Avrupa’ya ve Latin Amerika’ya kadar uzanan bir coğrafyada sıkça rastlayabiliriz. Eski komünist partilerin hepsi Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından uluslararası referanslarını yitirmiş durumdalar; aslında o dönemdeki Stalinist partilerin “uluslararası dayanışması” “ana vatan” Sovyet bürokrasisinin uluslararası çıkarlarının korunmasının ötesine geçmiyordu. Bu acentalık görevinin dışına ilk çıkan Avrokomünist partiler ise daha da sağa kayarak bütün bütün enternasyonal bağlarından kurtulmuş oldular. Bunların hemen hepsi şimdi kendi ulusal burjuvazilerinin çıkarlarını “sosyal adalet” rengine boyamaya çalışan sosyal demokrat pàrtiler haline dönüşmüş durumdalar. Bu arada Che Guevara’nın “İki, üç, daha fazla Vietnem” sloganında dile getirilen gerillacı enternasyonalizm de, bizzat Fidel Castro’nun Küba’yı Sovyet blokuna yapıştırmasıyla ve nihayet Nikaragua devriminin sosyalizme doğru ilerlemesini engellemesiyle son bulmuş oldu. Eski işçi devletlerinde bürokrasinin kapitalizmi yeniden inşa edebilmelerinin önü, proleter enternasyonalizminden bu sistematik ve ısrarlı kopuşla açılmış oldu.

Dolayısıyla Troçki’nin, “beş kişi de kalsak işe, ulusal partilerle birlikte Enternasyonal’in inşasıyla başlardık” sözleri teorik bir belirlemeden ziyade işçi ve emekçi yığınların mücadelesi açısından yakıcı bir ihtiyaç. Biz devrimci Marksistlerin ulusalcı Sol ve sosyalist anlayışlara karşı ısrarla Enternasyonal’i inşa çabamız da bu ihtiyaçtan kaynaklanıyor.

Programımız

Her ülke kendine özgü sosyal ve ekonomik özelliklere sahiptir, hatta ülkelerin belirli bölgeleri de onları diğerlerinden ayıran farklılıklara sahip olabilir. Devrimci Marksist partilerin kendi ülkeleri için geliştirdikleri eylem programları bütün bu özellikleri dikkate almak durumundadır. Sonuçta bu çözümlemeler proletaryaya ve emekçi yığınların bilinç düzeyleri de dikkate alınarak onlara sunulacak belirli talepler ve şiarlar biçiminde somutlanır. Bu anlamda program, kitlelerin mevcut bilinç durumu ile iktidarın onlar tarafından ele alınması arasındaki politik seferberlik köprüsü işlevi görür.

Ama bizim programımız asla basitçe bir “ulusal program” değildir. Zira hiçbir ulusal (ya da çokuluslu) devlet dünya ekonomisinden, üretici güçlerin uluslararası niteliğinden bağımsız ve yalıtık değildir. Kapitalizmin daha ilk doğuş evresinden başlayarak gelişen ve emperyalizm çağında, üstelik neoliberalizmin küreselleşme evresinde çok daha belirgin bir hal kazanan bu özellik, bütün ülkelerin ekonomilerini uluslararası piyasalardaki oynamalara, kredi akışlarındaki değişimlere, üretimdeki artışlara ya da azalmalara, tüketimdeki daralma ya da genişlemelere, vb. bağımlı ve duyarlı kılmaktadır. Dünyanın belirli bir bölgesinde ya da ülkesinde başgösteren bir krizin (ulusal hasılada sert düşüşler, kredi borçlarının ödenememesi, işsizliğin yaygınlaşması, vb) diğer bölgelere ve ülkelere nasıl hızla sıçradığına 2008’e başlayan derin dünya bunalımı sırasında tanık olduk.

Aynı durum toplumsal ve politik bakımdan ortak özellikler içeren bölgeler ve ülkeler için de geçerli. 1980 başlarında Polonya’da başlayıp Macaristan’a sıçrayan işçi mücadelelerinin birkaç yıl içinde Doğu Avrupa’daki eski bürokratik işçi devletlerinin tümünü sarmalamasına ve nihayet Berlin Duvarı’nı yıkıp koskoca Stalinist imparatorluğu yerle bir etmesine tanık olduk. 1990’larda Latin Amerika’daki kitlesel seferberliklerin birbiri ardına pek çok ülkede askeri diktatörlükleri devirdiğini gördük. 2008 dünya krizi sonucunda İspanya ve Yunanistan’da başlayan protesto eylemlerinin çok benzer biçimlerde hemen tüm Avrupa ülkelerine ve ABD’ye yayıldığını gördük. 2011’de Tunuslu seyyar satıcı bir gencin güvenlik güçlerini protesto etmek için kendisini yakmasının nasıl koskoca Arap devrimleri sürecini başlattığını izledik.

Dolayısıyla her ülkedeki devrimci Marksist eylem programı, dünya tahliline, uluslararası sınıf mücadelelerinin irdelenmesine ve bölgesel gelişmelerin tanımlanmasına dayanmak durumdadır. Dünya ekonomisindeki gelişmelerin ve ülkedeki ekonomik durumun bu gelişmelerle olan ilişkisinin belirlenmesi; emperyalizmin uluslararası ölçekteki politikalarının ve planlarının saptanması; bağımlı ülke rejimlerinin karakteri ve bunların emperyalizmle olan ilşikileri ya da çelişkileri, gibi tahlil konuları, içinde mücadele edilen ülkenin politik koşullarının daha iyi anlaşılmasını olanaklı kılan noktalardır. Bu anlamda ülke ölçeğindeki mücadele programı, uluslararası programın, Enternasyonal’in programının bir parçasıdır.

Benzer biçimde, devrimci Marksist partinin ulusal ölçekteki görevlerinden birisi de, kendi ülkesindeki işçileri ve emekçileri uluslararası mücadelelere katılmaya çağırmaktır. Bu anlamda gerçekleştirilen uluslararası ortak kampanyalar, proletaryanın öncüsünün enternasyonalist eğitimine katkıda bulunur. Öte yandan, çokuluslu bir şirketin belirli bir ülkedeki işletmesinde işçilere yönelik saldırıları, ilgili firmanın diğer ülkelerdeki işletmelerinde çalışan işçiler tarafından da yanıtlanmak, işçilerin uluslararası ölçekteki mücadele birliği sağlanmak durumundadır. Emperyalist müdahale girişimlerine karşı çıkılması; demokratik ve devrimci seferberliklerin desteklenmesi; burjuva rejimlerin baskı uygulamalarının teşhiri ve kınanması; ezilen ulusların ve sömürge halkların kendi kaderini tayin ve bağımsızlık mücadelelerinin yardımına koşulması... uluslararası kampanyaların önde gelen konularını oluşturur.

Enternasyonal’in inşası kuşkusuz devrimci Marksist partilerin bulunmadığı ülkelerde öncülere bu konuda yardım etmeyi de içerir. Bugün devrimci önderlik bunalımı pek çok ülkeyi etkilemekte ve mücadele eden kitleler enternasyonalist devrimci partilerden mahrum bulunmaktadır. Özellikle Arap devrimleri bunun ne denli yaşamsal bir sorun olduğunu ortaya çıkarmış durumdadır. Bu tip partilerden yoksun olan kitlelerin enerjisi sonuçta emperyalist, ulusal burjuva ya da İslamcı karşıdevrimci güçlerce denetlenebilmekte, devrimci ayaklanmalar bastırılabilmekte, hatta yeni baskı rejimlerinin kurulmasına alet edilebilmektedir. Bu açıdan Enternasyonal’in görevi ve işlevi, o kitlelere devrimlerini demokratik ve sosyal kurtuluşlarına yönelik olarak sürekli kılabilecek bir program önermek, böylesi bir program etrafında biraraya gelecek öncünün devrimci partiyi inşa çabalarında ona politik ve maddi açılardan destek olmaktır.

* * *

UIT-CI’nin birlik kongresi, IV. Enternasyonal’in yeniden inşası yolunda bütün bu görevlerin üstlenilmesine yönelik olarak yeni bir adım oluşturdu. Enternasyonal’in inşa edilmiş olduğunu söylemekten henüz uzağız, dünya proletaryası öncüsünün içinde henüz bir azınlık durumundayız. Ama yükselen mücadeleler ve bu mücadelelere Bolşevik-Leninist yöntemle, devrimi sürekli kılacak talep ve sloganlarla müdahale azmimiz ve olanaklarımız, devrimci iyimserliğimizi güçlendirmekte ve onu hayalcilikten ayırmamızı olanaklı kılmaktadır. Enternasyonal kongrede geliştirilen dünya dökümanı ve kararlar, önümüzdeki dönemde bizlere yön kazandıracak araçlar olma işlevi görecektir. Lenin’in dediği gibi, “devrimci teori olmadan devrimci eylem de olmaz”.



Kasım 2014







2009’da ilk sayısıyla okuyucularıyla buluşan Mesafe dergisi, şu an elinizde tuttuğunuz 9. sayıyla birlikte tam dört yılı geride bıraktı. İlk sayımızdaki “Sunuş” metnimize, “bu yayın, ‘dünyayı değiştirmek’ için gerekli olan teorik ve politik tahlil çabasının, dönüştürülmesi gereken gerçekliğin daha iyi anlaşılması gayretinin bir ürünüdür” diyerek söze başlamıştık. Bu sayı da, kuşkusuz ardımızda bıraktığımız sekiz sayıyla birlikte gerek üzerinde yaşadığımız topraklarda gerekse dünya ölçeğindeki toplumsal ve politik koşulların kavranması ve gerçekliğin doğurduğu yeni görevlere yeni yanıtlar verebilme uğraşının bir sonucu.

Ardımızda bıraktığımız süreç içerisinde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da mücadelelerin keskinleştiği bir döneme tanık olduk, olmaya devam ediyoruz. Bilhassa Libya Devrimi’nden sonra Suriye’de de devrimin iç savaşa dönüşmesi ve bu ülkenin devrimlerin merkezî noktası haline gelmesiyle birlikte Arap devrimleri bölgede tüm dengeleri alt üst eden yeni bir aşamaya girdi. Bu noktada emperyalizm, işbirlikçi kitle önderlikleriyle müzakere aracılığıyla devrimlerin rotasını saptırmaya dönük girişimlerde bulunmakta. Bu girişimlerin henüz başarıya ulaştığını söyleyemiyoruz. Ancak gelinen noktada Esad diktatörlüğü devrilmediği gibi yenişememe durumu sürüyor, iktidar krizi giderek derinleşiyor.

Benzer bir kriz, Mısır devriminin de akıbetini değiştirmek üzere. Devrimden sonra yönetime gelen Müslüman Kardeşler, kendi iktidarını sağlamlaştırma adına devrimin taleplerini hasıraltı etmeye çalışarak eski rejimin temel kurumlarını tamamen tasfiye etmek yerine onların, kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeni bir görünüm altında devam etmesine olanak sağlamıştı. Ancak devrimin taleplerinin gerçekleşmediğini gören kitlelerin öfkesi bu önderlikleri de sarsmaya kararlı. Geçtiğimiz günlerde Mısır’da emekçi kitlelerin devrimin taleplerine sahip çıkarak Müslüman Kardeşler iktidarına karşı Tahrir’e dökülmesi Mısır’da devrimin sürdüğünün güçlü bir kanıtı. Cumhurbaşkanı Mursi’nin yetkilerini genişleten kararnamesine karşı ayaklanan kitleler; referandumun iptali, mevcut kurucu meclisin lağvedilmesi ve kararnamenin geri çekilmesi gibi taleplerle Mursi yönetimine çekilme çağrısında bulundu. Mevcut iktidarın meşruiyetini yitirdiğini gösteren bu durum, politik krizin giderek tırmandığını gösteriyor. Arap coğrafyasında keskinleşen bir dönemin açıldığını söyleyebiliriz.

Sınıf mücadelesinin Avrupa boyutunda ise, emperyalist kapitalist krizin yoğunlaşması ve birikmiş borçların ağırlığı altında kalan devletlerin çöküşü tehdidi ile işçilere yönelik uygulanan kemer sıkma politikaları söz konusu. Avrupalı işçiler kendilerine karşı uygulanan bu politikalara karşı güçlü grevler ve eylemlilikler örgütledi. Avrupa gençliği, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan devrimci yükselişin de etkisiyle, Öfkeliler hareketi benzeri seferberlikler geliştirdi. Ancak Avrupa çapında gelişen bu seferberlikler, örgütlülük, süreklilik ve ulusal eksenli kalma gibi sorunlar yaşamakta. Tıpkı hükümetler tarafından uygulanan politikalar gibi, bu politikalara karşı sürdürülen direnişlerin de enternasyonal olması bir zorunluluk halini aldı. Ancak var olan bürokratik ve sendikal önderlikler, bu direnişleri sürdürmeye niyetli olmadıkları gibi iktidara talip olmak ve mücadeleyi enternasyonal düzeyde örgütlemek gibi bir perspektife de sahip değiller.

Sözünü ettiğimiz bu durum, uluslararası ölçekte bir önderlik krizinin varlığına işaret etmekte. Troçki’nin deyişiyle, “İnsanlığın krizi devrimci önderlik krizine indirgenmiştir.” Var olan işbirlikçi ve bürokratik önderliklere karşı alternatif bir önderlik yaratmak politik bir süreç. Bu, enternasyonal düzeyde kapitalizmden kopan bir işçi alternatifi anlamına geliyor. Bugün krizden en fazla etkilenmiş ülkelerde işçiler, Arap halklar, Latin Amerika’da Chavezcilik gibi burjuva-milliyetçi önderliklerden kopmaya başlayan emekçiler, yeni bir alternatif aramaya başlamış durumdalar. Görevimiz bu çabalara katkıda bulunarak yeni bir devrimci işçi enternasyonalini olanaklı kılmaktır; bu bizim için, Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası anlamına geliyor.

Bu inşanın ise salt ideolojik propagandayla değil, sınıf mücadelesine politik müdahaleyle kitle seferberlikleri içinde olanaklı olduğunu düşünüyoruz. Avrupa’da sınıf mücadelesinin şiddetlenmekte, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ise devrimci dönüşümler sürecinin açılmış olduğu bir dönemde, enternasyonal inşa, zaruri ve vazgeçilmez bir öneme sahip.

Tüm bu sözünü ettiğimiz saiklardan hareketle, 2–4 Kasım’da İstanbul’da, Uluslararası Birlik Komitesi (UBK) bileşenleri İşçi Cephesi ve Enternasyonalist Mücadele’nin (LI, İspanya) çağrıcısı olduğu bir buluşma gerçekleştirdik: Uluslararası İstanbul Buluşması. Bu buluşmaya İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) yönetimi ve Almanya sempatizan seksiyonu İşçi Demokrasisi İçin Komite (KRD) temsilcileri ile Enternasyonalist Sosyalist Grup (GSI, Fransa) ve Yunanistan Enternasyonalist Komünistler Örgütü (OKDE) temsilcileri katıldılar. Buluşmaya fiziki olarak katılamayan Suriyeli, Filistinli ve Tunuslu devrimci çevreler de mesajlarıyla desteklerini sundular.

Bu buluşmanın Enternasyonal’in yeniden inşası yolunda mütevazı ama nitel açıdan ileri ve gerekli bir adım olduğunu düşünüyoruz. Çünkü şu anda tek tek ülkelerdeki grup ve partiler kendi ülke sınırları içinde gelişmekte olan sınıf mücadelesi sorunlarına kendi başlarına yanıt getiremezler. Bu, o örgütlerin politik ve örgütsel güç düzeylerinden bağımsız bir gerçeklik ve Marksizm’in daha ilk doğuş anından itibaren enternasyonalist olmasının altında yatan neden. Tekil ülkelerdeki ulusal dinamikler, sadece yerel değil, ama daha önemlisi bölgesel ve uluslararası koşulların etkisi altında gelişir; dolayısıyla bu dinamiklerin devrimci kavranışı ve çözümü enternasyonalist politik ve örgütsel müdahaleyi gerektirir.

Dolayısıyla, Mesafe’nin bu sayısını İstanbul Buluşması’na hasrettik. Bu sayımızda, bu buluşmada yapılan tartışmalar neticesinde vardığımız sonuçların dokümanlarına ve güncel duruma ilişkin yaptığımız analizlere yer veriyoruz.

Yusuf Barman, Kasım ayında gerçekleştirilen İstanbul Buluşması metinlerine, metinlerin bıraktığı yerden bir güncelleme katkısı yapıyor. “Avrupa’da Genel Grev, Ortadoğu’da Devrim” başlıklı yazısında 14 Kasım’da çeşitli Avrupa ülkesi sendikalarının düzenledikleri grevlerin yapısını, içeriğini ve sonuçlarını aktarıyor. Öte yandan Mısır ve Tunus’ta Aralık 2012 ve Ocak 2013 aylarında gerçekleştirilen kitle seferberliklerini inceliyor. Barman bu iki ülkedeki işçi-emekçi mücadelelerinin devrimi yeni bir aşamaya sıçratmakta olduğunu belirtiyor ve bu yeni atılımın çıkış noktalarını araştırıyor.

Hakkı Yükselen, “Suriye: İlgisizliğin Halleri” başlıklı yazısında, Arap Devrimleri ve özel olarak da Suriye Devrimi’ne yönelik sol/sosyalist cenahın aldığı tutumların analizini yaparak, gerçek anlamda anti-emperyalist ve bağımsız bir devrimci tutum için, küçükburjuva milliyetçiliği ve her türlü liberalizmden kesin bir kopuşun şart olduğunu vurguluyor.

Uluslarası Birlik Komitesi’nin (UBK) hazırladığı “Kuzey Afrika ve Ortadoğu Devrimleri” dokümanı, Arap coğrafyasında patlak veren devrimlerin kökenlerini inceleyerek, sürecin sonuçlarını çeşitli olasılıklar dâhilinde değerlendiriyor. Metin, önderlik krizi diye bahsettiğimiz olguyu ve Dördüncü Enternasyonal’in inşasına duyulan yakıcı ihtiyacı şu sözlerle aktarıyor: “Arap devrimleri, devrimci Marksistler olarak onlarca yıldan beri kendimizi hasrettiğimiz önderlik inşası çabasının ve görevinin ne denli yakıcı olduğunu bir kez daha açığa çıkarmıştır. Kitleler ne denli kahramanca bir tarihi mücadele içine girseler de, kendi örgütlülüklerini yaratamadıkça veya mücadeleler içinde doğan özörgütlenmelere kalıcı, demokratik ve iktidara yürüyen bir özellik kazandıramadıkları sürece, tüm devrimci atılımlarının karşıdevrim tarafından frenlenip ezilmesi tehlikesi bulunmaktadır. Yani, devrimi ve kitle seferberliklerini sürekli kılacak, ekonomiyi emekçilerin istekleri doğrultusunda ve onların denetiminde planlayabilecek, işçi demokrasisine dayalı bir yönetim sisteminin kurulmasını olanaklı kılacak, ülkeyi emperyalizmin tahakkümünden çıkarıp gençliğin ve emekçi yığınların ellerine teslim edecek bir program ve önderlik. İşte bu amaçla Dördüncü Enternasyonal’i yeniden inşası acil bir görev olarak önümüzde duruyor.”

UBK’nın Avrupa dokümanı ise, Avrupa ekonomik krizinin nedenlerini ve bir sermaye ittifakı olarak AB’nin gidişatını tartışırken, kriz karşısında uygulanan kemer sıkma politikalarına karşı gelişen toplumsal hareketlerin karakterizasyonunu yapıyor. Avrupa’da aşırı sağın yükselişi ve teknokrat hükümetler bu bağlamda değerlendiriliyor.

Uluslararası İstanbul Buluşması’nda kabul edilen “Suriye Devrimi”, “Avrupa’da Kriz ve Gelişen Mücadeleler Üzerine”, “Venezuela: İşçiler Yönetmeli!” deklarasyonları süreçleri politik olarak tahlil etmesinin yanı sıra, bir eylem programı özelliğini taşıyor.

Uluslararası İstanbul Buluşması sürecinde yaşanan bir diğer önemli gelişme ise, UBK ve UIT-CI arasında bir koordinasyon komitesinin kurulması ve bu iki uluslararası oluşumun ortak bir enternasyonal örgütlenme altında birleşmesi adına önemli bir adımın daha atılmış olmasıydı. Bu sayımızda, UIT-CI’nin 2012’nin Haziran ayında gerçekleşen 4. Dünya Kongresi’nde kabul edilen Uluslararası Perspektifler dökümanına da yer veriyoruz. Döküman Stalinist imparatorluğun çöküşüyle açılan yeni dünya durumunu; Irak ve Afganistan yenilgileri ve dünya ekonomik krizinin tetiklediği sınıf mücadeleleriyle birlikte gelişen emperyalizmin egemenlik krizini; içinden geçmekte olduğumuz dünya ekonomik krizini; Çin’in emperyalist sistem içindeki konumunu ve Çin’de gelişen sınıf mücadelelerini; Arap devrimini, Avrupa’da gelişen işçi ve gençlik hareketlerini, Castro-Chavizm’in içine girdiği krizi ve Latin Amerika’da gelişen seferberlikleri analiz ediyor ve devrimci önderlik krizinin aşılmasına dönük bir yöneliş hattı ve eylem programıyla tamamlanıyor. Dökümanın bu konulara dönük tartışmaları zenginleştirici bir işlevi olacağına inanıyoruz.

Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle.

8 Şubat 2013
Powered by Blogger.