Mesafe, Sayı 8 - Dosya konusu: Arap Devrimi

Bu Sayı


Mesafe’nin Sekizinci sayısını oldukça gecikmeli olarak çıkartıyoruz. Bunun, hemen tüm Devrimci Sol yayınlar için geçerli olan bir nedeni var: mali güçlükler. Bu bizler için de böyle. Elbette bizleri kağıt ve basım masraflarından kurtaracak bir çözüm olarak İnternet yayımcılığına başvurmamız olanaklı, ama bilgi birikiminde kağıt üzerine basılı sözcüklerin zamanının henüz geçtiğini düşünmüyoruz, en azından şu anda kitap, dergi, gazete, vb. okuma yaşında olan kuşaklar için. Sanal ortamın gücünü, özellikle de onun haber ve bilgi alışverişine kattığı muazzam hızı bilmekle birlikte, bilginin “birlikte işlenmesi ve geliştirilmesinde” basılı ortamın üzerine çıktığını, hele onu geçersiz kıldığını söylememiz olanaksız. Bu konuda yapılan tartışmaları burada yenileyecek değiliz, sadece bir örnekle ne demek istediğimizi anlatmış olalım: Öğretmen sınıfa girip, “çıkarın kitapları defterleri” yerine, “çıkarın tabletleri” demeye başladığında, bizler de “Devrimci yayının öneminde” basılı ortamın alt sıraya geçmeye başladığına kanaat getirebiliriz. O zamana kadar da mali sorunlarla boğuşmaktan başka çözüm göremiyoruz.
Ama itiraf edelim ki, mali sıkıntılar derginin gecikmesinde asıl neden değildi. Asıl neden, “Arap Baharı” ya da “Arap Devrimleri” diye adlandırılan Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki devrimlerin hızı ve derinliği oldu. Gerçi bir önceki sayımızda bu devrimlerin niteliği üzerine ve Libya devrimine ilişkin yazılar yayımlamıştık.1 Ama devrimler o denli büyük bir hızla yaygınlaştı ve derinleşti ki, tahlillerimiz ve kestirimlerimiz olguların gerisinde kaldı. Bunu yadırgamamamız gerekiyor, zira Lenin’in ünlü “yalnızca gerçeklik devrimcidir” deyişi tahlilin, teorinin, tüm kestirim güçlerine karşın olguların önüne geçemediğine işaret eder. Gerçi devrimler karşısındaki politik tutumumuz daha başından itibaren açık ve kesindi: Tüm desteğimizi, emperyalizmin işbirlikçisi diktatörlük rejimleri karşısında mücadele eden işçi ve emekçi kitlelerin, ezilenlerin ve yoksulların safında yoğunlaştırdık. Ama tüm devrimler gibi, Arap halkların isyanı da sorunsuz değildi, düz bir hat izlemiyordu ve her gün yanıtlanması gereken yeni sorular ve durumlar yaratıyordu.
Arap devrimlerinin devrimci Marksist kuramın, özellikle de emperyalist çağın henüz tüm geçerliliğini korumakta olan devrim kavrayışının, Sürekli Devrim kuramının ışığında incelenmesinin, onlardan gerekli derslerin çıkartılmasının önemini kimse inkâr edemez. Biz de bu çabaya giriştik ve “uzaktan” hazır reçeteler ilan etmek yerine, Arap halkların mücadelesinden öğrenmeye çalıştık. Ama her seferinde, daha yazdıklarımız kurumadan, devrimlerde yeni olgular ve durumlar ortaya çıktı. Örneğin, Libya’ya bir emperyalist askeri müdahale tehlikesini değerlendirirken bu müdahale gerçekleşti; yeni kurulan hükümetin niyetlerini ve bunun devrimci süreç üzerinde etkilerini incelerken ülke aşiretler ve bölgeler arası iç savaşa doğru yuvarlanmaya başladı. Bu ve benzeri gelişmelerin “olabileceğini” söylemek yetmiyordu; bunlar gerçekleştiğinde, iç dinamiklerini kavrayabilmek, gerçekliği en devrimci haliyle değerlendirebilmek gerekiyordu. Zira Mesafe yazarları, katılımcıları ve okurları olarak amacımız salt kuramsal ve politik irdelemeler yapmak değil, bunları uluslararası düzeyde Devrimci Partinin inşasının hizmetine sunabilmek. Böylece, koskoca bir bölgede sürmekte ve yayılmakta olan güçlü devrimci yangını her seferinde bir kez daha yeni baştan tahlil etmek durumunda kaldık, ve Mesafe gecikti.
Bu gecikmeye karşın okurların ve eleştirmenlerin karşısında tamamlanmış bir dosyayla çıkabildiğimizi düşünmüyoruz. Sadece belirli bir anda, tahlillerimize şimdilik kaydıyla nokta koymaya ve dergiyi yayımlamaya karar verdik. Kuşkusuz, bu satırların yazıldığı an ile derginin dağıtıma girdiği gün arasında Arap devrimi yeni bir mesafe daha kat etmiş olacak. Belki Esat rejimi yıkılmış, belki Mısır’da kitleler askeri konseyi işbaşından uzaklaştırmış, belki Filistin’de yeni bir koalisyon (FKÖ-Hamas) hükümeti kurulmuş... olacak. Kuşkusuz bütün bu gelişmelerin devrimci süreç üzerinde etkileri ve sonuçları olacak. Öte yandan bu sayımızda iki önemli eksiğimiz var: Birincisi, Arap yarımadasındaki devrimci gelişmelerin (özellikle Sudan ve Bahreyn) tahlilini Mesafe’nin bu sayısına yetiştiremedik. Oysa bu iki ülkedeki gelişmelerin Arap dünyasındaki dengeler üzerinde çok önemli bir etkide bulunduğunu, bulunacağını düşünüyoruz. İkincisi ise, Arap devrimlerini emperyalizmin bir komplosu olarak görüp isyan eden kitlelerin karşı safında, düşman cephede yer alan Chávez/Castro kökenli akımlarla, bu sayıda yayımlanan yazılarda yer alanın ötesinde daha derin ve keskin bir polemiğe girmemiz gerekiyordu. Daha doğrusu bu akımlarla politik arenada süren mücadelemizi bir dergi yazısı haline dönüştürmeliydik, ama buna zamanımız yetmedi, üstelik derginin sayfaları mali imkânlarımızı aşan bir kabarıklığa ulaşmaya başlamıştı. Bu eksiklerimizi gelecek sayılarda telafi etmeye çalışacağız.

Elinizdeki sayıya gelince:
“Arap Devrimi ve Olasılıklar” başlıklı yazısında Yusuf Barman, Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimlerinin kökenlerine işaret ettikten sonra, sürecin öğrettiklerini “tezler” biçiminde topluyor. Devrimci Troçkist akımımızın geliştirdiği “demokratik gericilik”, “Şubat devrimleri”, “Bonapartizm” gibi kavramların yardımıyla, özellikle de Sürekli Devrim kuramının demokratik devrim/sosyalist devrim bağlamından hareketle devrimlerin niteliğini çözümlüyor ve olasılıklara ve devrimci Marksizmin bu aşamadaki görevlerine el atıyor.
Mesafe’nin baskıya girdiği günlerden Arap devriminin odaklaştığı Suriye’deki durumu ise Atakan Çiftçi, “Suriye’de Devrim ve Karşıdevrim” başlıklı yazısında inceliyor. Rejimin ve Baas partisinin bu ülkedeki tarihçesini veriyor, ardından Suriyeli kitlelerin ayaklanmasının altında yatan nedenleri irdeliyor, devrimin ve halk güçlerinin temel özelliklerini anlatıyor. Bu temellerden hareketle de Suriye devriminin önündeki olasılıkları sergiliyor. Aynı tür bir incelemeyi de Murat Yakın Mısır ve Tunus devrimleriyle ilgili olarak “Bastırılanın Geri Dönüşü” adlı makalesinde yapıyor. Bu iki ülkedeki devrimin, tüm süreci başlatan olgular olması, Mısırlı ve Tunuslu emekçi yığınların mücadelesini kavrayabilmemiz büyük öneme sahip.
Ortadoğu’daki devrimci ateşten ürkenlerin arasında kuşkusuz İran’daki karşıdevrimci molla rejimi de var. Kitleler karşısında oldukça zayıflamış durumdaki Ahmedinejad hükümeti çareyi ülkedeki milliyetçi duyarlılığı körüklemekte arıyor, bu amaçla da zahiri bir “nükleer tehlike” hayaleti yaratıyor. Emperyalizmin ve Siyonizmin de son derece işine yarayan bu “şimdilik diplomatik” çekişme bir ortaoyununa dönüşmüş durumda. Ama oyun binlerce insanın hayatına mal olacak acı bir trajediye dönüşebilir. Mesafe’nin bu konudaki politik tutumu net ve açık: İran’a herhangi bir emperyalist ve/veya Siyonist müdahaleye karşı mücadele ve İran halkının desteklenmesi. Ama bu bizi molla rejimine karşı mücadeleden men etmediği gibi, bu mücadeleyi daha da zorunlu kılıyor. İran emekçilerinin emperyalizme karşı mücadelesi ancak molla diktatörlüğünün yıkılmasıyla güçlenecektir. Bu bağlamda, İran rejiminin karakterini ve muhalefet güçlerinin niteliğini Dicle Nadin, “İran’da Rejim ve Muhalefet” adlı yazısında inceliyor.
Libya devrimi, bölgedeki devrimlere ilişkin olarak Dünya Solu içinde ortaya çıkan bölünmeyi derinleştirdi, onu iki düşman kampa böldü. Başlangıçta ayaklanan kitleler karşısında Kaddafi’yi destekleyen emperyalizm, devrimin geri dönüşsüz olduğunu kısa sürede farketti ve çapsal bir dönüşle rejime karşı askeri müdahaleyi gündemine aldı. Bu onun aynı zamanda tüm bölge devrimlerini denetimine alma girişiminin ilk adımı oldu. Libyalı kitlelerin devrimci bir önderlikten yoksun olmaları emperyalizmin inisiyatifi ele geçirmesini kolaylaştırdı, bu da Chavez/Castrocu Solun, Arap devrimlerinin birer “emperyalist komplo” olduğu yolundaki savına güç verdi. Bu konuya ilişkin tartışmayı Simon Assaf’ın, International Socialist dergisinin 133. sayısında (Ocak 2012) yayımlanan “Libya Yol Ayrımında” başlıklı makalesiyle aktarıyoruz.
Arap devrimleri dünya kamuoyunda “Türk modeli” diye bir politik kavramın doğmasına neden oldu. Bu model, sözde, “ılımlı” olduğu sürece İslamcılığın “Batı tipi” demokrasi ile birarada var olabileceğine işaret ediyormuş; bu anlamda AKP hükümeti, muhafazakâr ve dindar bir toplum ortamında laik demokratik bir rejimin nasıl kurulabileceğini gösteriyormuş. Dolayısıyla da diğer müslüman Arap ülkeleri de bu modelden yararlanmalıymış... Bu söylem Recep Tayyip Erdoğan hükümeti için eşi bulunmaz bir propaganda, ama itiraf etmek gerekir ki AKP’nin izlediği dış politika da hep bu imgenin yaratılmasına yönelikti. Arap devrimlerinin Türkiye’nin dış politika çizgisinde yarattığı yansımaları Oktay Benol, “Arap Devrimleri ve Türkiye’nin Ortadoğu Politikası” makalesinde irdeliyor.
Tunus ve Mısır’da başlayan devrimci gelişme, epeyce uzun bir süreden beri kendini “devrime susamış” addeden (çoğu, Küba ve/veya Vietnam devriminden beri) Sol cenahta bir “devrim şaşkınlığı” yarattı, zira devrim “beklenmedik bir yerde, beklenmedik bir zamanda” patlak vermişti, üstelik savunulan kalıplardan hiçbirine benzemiyordu. Bu tartışma çoğu Marksiste “tuhaf” gelse bile, yaşadığımız dönemi kavrayabilmemiz açısından öğretici de olabilir. Arap devrimlerinden hareketle devrim olgusunu tartışan Hakkı Yükselen’in “Bir Devrimi Tanımak” başlıklı yazısını sadece öğretici bulmakla kalmayıp keyif alarak okuyacağınıza inanıyoruz.

Gelecek sayımızda buluşmak dileğiyle...