Mesafe 12





Bu sayıda

"2000 yılından sonra herkesin haftada yalnızca 30 saat çalışacağı tahminlerini okumaya alışmıştık. Fakat 2000 yılına yaklaştığımızda yarımızın haftada 60 saat çalışması, diğer yarımızın ise işsiz kalması daha büyük bir olasılık olarak görünüyor."

William Bridges, "The end of the job", Fortune, 19 Eylül 1994

1914 yılının ortalarında, "Marksizmin Papası" olarak anılan Karl Kautsky emperyalizm üzerine bir makale kaleme alır. Kautsky bu makalede, gerçek burjuvazi olarak adlandırdığı sanayi burjuvazisinin emperyalizmden ve yayılmacılıktan hiçbir çıkarı olmadığını, bütün bu şeytanlıkların mali sermayedarların başının altından çıktığını söyleyerek şöyle yazar:

Aklı başında her kapitalist, sınıf kardeşlerine şöyle seslenmelidir: Bütün ülkelerin kapitalistleri, birleşin! (...) Salt ekonomik açıdan bakıldığında kapitalizmin yeni bir aşamaya, tröst yöntemlerinin uluslararası siyasete taşındığı bir aşamaya, bir tür süper-emperyalizme geçmesi mümkündür.

"Süper emperyalizmin" savaşları olanaksız kıldığını iddia eden ve Die Neue Zeit için yazılan bu makale, Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcının ertesi gününde yayınlandı. Yeni yüzyılın ilk seneleri geçerken, Kautsky'nin öngörüsüzlüğünden ve 20. yüzyılın derslerinden öğrenmek noktasında yetersiz kalındığı aşikar. Zira bugün hâla -ve belki de daha da yüksek bir perdeden- "emperyalizm üstü", "ulus ötesi", "yeni imparatorluk tarzı" bir uluslararası ekonomi sisteminin var olduğu konusunda iddialı sesler yükselmekte

Kapitalist üretim tarzı, 1914'ten bu yana tarihsel bir çöküş evresinin içerisinde. Bu sistemin yarattığı üretici güçler ise, üretimin kapitalist karakterine, emperyalizme ve ulus-devletlere dönemsel olarak başkaldırmakta. Günümüzün karakterine dair yapılan "emperyalizm-üstü" ve benzeri tanımlamalar, önünde sonunda, işte bu temel çelişkinin üzerine kuramsal bir maske geçirmek noktasında ortaklaşmaktadırlar. Bunun anlamı, Lenin'in emperyalizm teorisinin sadece siyasi yönünü değil ama arkasını yasladığı sosyoekonomik tahlilleri de çarpıtması ve olumsuz anlamıyla revize etmesidir.

"Emperyalizm ve Türkiye" konulu dosyamızın ikinci bölümünde ve 12. sayımızda, bu revizyonun farklı konulardaki yansımasını ele aldık. Özellikle yeni bir emperyal sistemin kapıda olup olmadığı, Türkiye'nin uluslararası konumu, Rusya'nın Ukrayna, Kırım ve Suriye politikaları üzerinden yaşanan kafa ve kavram karışıklığı, "alt emperyalist" ve "yarı sömürge" ifadelerinin yeryüzüne indirilememesi gibi meselelerde var olan teorik-politik boşluk, 12. sayımızın bu başlıkla çıkmasına sebebiyet verdi diyebiliriz.

Umarız Türkiye ve emperyalizm ilişkileri, yarı sömürge kavramının anlamları, son dönem dünya politikaları, "gelişmekte olan ülkelerin" ekonomi politiği ve finans kapitalin kronik yönetim krizleri üzerine doyurucu bir çalışma hazırlayabilmişizdir. Mesafe'nin bu sayıda çizdiği teorik-politik çerçevenin, bu konularda anlamlı bir yol alınmasında yardımcı olabileceğini ümit ediyoruz.

Dosyanın ilk bölümünde “Türkiye ‘alt emperyalist’ mi?” sorusunu, kavramın ekonomik temelleri çerçevesinde ele alan Muhittin Karkın, bu sayıda Türkiye’nin emperyalist dünya sistemi içerisindeki yerini ülkenin dış politikasındaki tarihsel evrimini inceleyerek değerlendiriyor. Türkiye'nin "alt emperyalist" bir konuma sahip olduğunu Türkiye kapitalizminin gelişmişlik düzeyini örnek vererek açıklamaya çalışan iddiaları dosyamızın ilk bölümünde cevaplayan Karkın, bu yazısında da erken bir tarihten 20. yüzyıl ortalarına gelene dek Türkiye'nin diplomatik bağlamda bağımlı olduğu ilişkiler ağına ışık tutuyor. 12 Eylül darbesi ve ardından AKP iktidarıyla açılan yeni dönemin dış politika tercihleri ise Karkın'ın yazısının ikinci bölümünde, bir sonraki sayımızda yayınlanacak.

Hakkı Yükselen, dosyanın ilk bölümünde “küçük burjuva solculuğunun antiemperyalizm politikalarını” eleştirdiği yazısının ardından, bu sayıda yarı sömürge kavramını odağa alarak günümüz emperyalist düzeni içerisinde, ülkeler arasındaki ilişkileri, zengin örneklerle, kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutuyor. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından çeşitlenen emperyalizm teorileri, ister istemez yarı sömürge teorilerini de etkilemişken (Üçüncü Dünyacılık gibi), Yükselen bu yazısında "yarı sömürge" kavramının günümüzdeki anlamlarını, 20. yüzyılın örnekleriyle karşılaştırarak inceliyor. 20. yüzyılın başlarında var olan Türkiye, İran, Çin, Rusya gibi ülkelerin, bugünkü hallerinden nasıl ayrıldıklarını ve yapısal olarak hangi özelliklerin korunduğunu aktarıyor.

Ömer Sevi “Emperyalizmin Son Dönem Dünya Politikaları” başlıklı makalesinde, 1970’lerden günümüze ABD’yi odağa olarak, emperyalizmin değişen dünya politikalarını inceliyor. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından günümüze dek emperyalizmin ekonomik, politik ve askeri alanlarda ne gibi güç değişikliklerine uğradığına ve bu tercihlerin hangi bağlamda nasıl değiştiğine odaklanan yazı ABD, AB ve Japonya üçlüsü arasında yaşanan gerilimleri de işliyor.

Dosya dışı kısımda ise, Murat Yakın, Ukrayna’da gerçekleşen halk ayaklanmasını, ABD, AB ve Rusya’nın müdahalesini, iç savaş sürecinin dinamiklerini ve dünya solunun Ukrayna’daki gelişmeler karşısında aldığı tutumları değerlendiriyor. Ukrayna'nın doğusu için "kendi kaderini tayin hakkı" talebinin siyasal anlamları ve Donetsk Halk Cumhuriyeti'nin sınıf karakteri üzerine incelemeler barındıran yazı, aynı zamanda "Ukrayna sorunu" üzerine 1917'de izlenen Bolşevik Parti çizgisi ile bugün izlenen çözüm arayışları arasındaki uçuruma dikkat çekiyor.

Bu sayıda ayrıca, Suriye Devrimci Sol Akımı’nın liderlerinden Ghayath Naïsse’nin, IŞİD üzerine yazdığı “Karşıdevrim ve ‘İslam Devleti’ Örgütü” makalesinin çevirisine yer veriyoruz. Naïsse yazı boyunca IŞİD'in toplumsal, ekonomik ve siyasal kökenlerinin, nasıl ortaya çıkıp güçlendiğinin açıklamasını verirken, IŞİD ile emperyalizm ve Esad diktatörlüğü arasındaki ilişkileri de ele alıyor.

Son olarak 1 Kasım seçimleri yaklaşırken, Oktay Benol, 7 Haziran seçim sonuçlarını, “7 Haziran: Gerçekler ve Yalanlar, Sonuçlar ve Olasılıklar” adlı makalesinde ele alıyor. Benol, 7 Haziran sonrası Türkiye'nin bir fotoğrafını çekerek, rejimin AKP eliyle daha baskıcı bir yapıya dönüştürülmesi çabalarını, bu çabaların içerisinde Başkanlık hedefinin anlamlarını ve bu tabloda HDP'nin yerini anlatıyor.

Bir sonraki sayımızda, farklı bir dosya konusuyla tartışmayı bıraktığımız yerden ilerletmek dileğiyle...
Powered by Blogger.